Kaplumbaga Terbiyecisi
448 views | +0 today
Follow
Kaplumbaga Terbiyecisi
Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey
Curated by Burak Çelebi
Your new post is loading...
Your new post is loading...
Scooped by Burak Çelebi
Scoop.it!

Günde 1 Resim • Ressam : Osman Hamdi Bey (1842-1910) Resmin Adi :...

Günde 1 Resim • Ressam : Osman Hamdi Bey (1842-1910) Resmin Adi :... | Kaplumbaga Terbiyecisi | Scoop.it

Ressam : Osman Hamdi Bey (1842-1910)

Resmin Adi : Kaplumbağa Terbiyecisi – İlk Versiyon (1906)

Nerede : Pera Müzesi, İstanbul, Türkiye

Boyutu : 222 cm x 122 cm

 

Osman Hamdi, Türkiye’nin bugün sahip olduğu kültür mirasına 150 yıl kadar önce önayak olmuş, tabir caizse “yüce” bir insandır. Hatta, onca yıl sonra bile, Osman Hamdi’nin yaptıklarının ilerisine gitmek daha yeni yeni mümkün olmaya başlamıştır. Osman Hamdi, hukuk okuyordu, babası daha iyi bir hukuk eğitimi alması için onu Paris’e gönderdi. 12 yıl kaldığı Paris’te, hukuk okuyup, aynı zamanda bir ressamın yanında çıkraklık yaptı. 25 yaşındayken, Paris’teki Dünya Sergisi’ne 3 resmi ile katıldı, ilk Türk ressamlardan biri olmuştu. Vatana döndüğünde yabancı işler müdürlüğü, saray protokol müdürlüğü gibi önemli devlet kademelerinde çalıştı. 33 yaşındayken Kadıköy’ün ilk belediye başkanı oldu. Tüm bu memuriyet zamanlarında resim yapmaya devam etti. Rus harbi sırasında memurluktan ayrıldı. 1881’de padişahın emriyle İmparatorluk Müzesi müdürü olarak devlet için tekrar çalışmaya başladı. 1883’te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kurdu, üniversite binasının tasarımına kadar ilgilendi ve öğrenime açtı. Aynı yıl, eserlerin yurtdışına kaçırılmasını engelleyen yasayı yürürlüğe koydu. Müze müdürlüğü sırasında, Türkiye’deki ilk arkeolojik kazıları başlattı, bu işe öyle gönül verdi ki, kardeşini, oğlunu bile arkeolojik kazılarda çalıştırdı, onlardan yardım aldı. Nemrut’tan, Lübnan’a, Alacahöyük’ten Rodos’a uzanan birçok kazılarda öyle çok şey ortaya çıkardı ki (İskender lahiti bunlardan biri), koca müze eserleri sergilemeye yetmez oldu. Bunun üzerine İstabul Arkeoloji Müzesi’ni inşa ettirdi. Diğer şehirlerde depo amaçlı kullandığı mekanlar, bugün o şehirlerde de müze kurulmasını sağlamıştır. Osman Hamdi, birinci kuşak ressamlardan biri olmasının yanısıra, aynı zamanda ilk müzeci ve ilk arkeolog ünvanlarını da almıştı. Bu yoğun çalışma temposu arasında, onun kaçamak yeri Eskihisar’daki eviydi, resimlerini burada yapmayı sürdürdü. Kaplumbağa Terbiyeci’si resmi, Osman Hamdi’nin Arkeoloji Müzesi’ni açmakla uğraştığı yıllarda yaptığı resimdir. Resmin 1906 ve 1907’de yapılmış 2 versiyonu var. İkincisinin farkı, 5 yerine 6 kaplumbağa olmasıdır. Siz yine de kaplumbağa saymakla uğraşmayın, daha kolay bir kopya: pencere önündeki testi sadece 2. versiyonda var. Osmanlı’da kaplumbağalar, üzerine mum koyularak geceleri ışık yayması için dolaşmaya bırakılırmış. Bu sebeple, kaplumbağalar sarayda görevli sayılırmış. Resimde, adamın sırtında görünen çanak, keşkül-ü fukara yani derviş çanağı olarak düşünülmekte. Elinde ise ney tutuyor ama çalmıyor. Adam kaplumbağaların başında, kaplumbağalar yemek derdinde. Tüm bu ipuçları doğrultusunda, resme fazlaca anlam yüklenmiş durumda. İnanılan yorum; Osman Hamdi, devlet için müdürlük yaparken, emrindekilerin çalışma şeklinden şikayetçi olmasıdır. Onları bir kaplumbağa kadar yavaş ve zor öğrenir tasvir etmiştir. Resimdeki adam aslında kendisidir. Sırtındaki çanak derviş göndermesidir, dervişin sabrı dolmuştur, artık onları eğitemeyeceğini anlamıştır, o yüzden uğraşmayı bırakırır, elinde ney tutup çalmaması bundandır. Bu resmi yaptığı zaman, son 8 yıldır Arkeoloji Müzesi’ni açmakla uğraşmaktan yorgundu, böyle bir gizli mesaj oldukça makul ve inanılası görünüyor. Yine de ben bu resmin, değerinin artması için bir hikayeye ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum. Resimdeki ışığa bakın, ne kadar muazzam, nasıl da içine çekiyor insanı. Resme, ilham veren 1869’da Tour de Monde isimli Fransızca dergide yayınlana bir gravür aslında. Osman Hamdi’nin aynı yıl babasına yazdığı bir mektup var, babasına gönderdiği mektupta, Tour de Monde dergisini okuduğunu söylüyor. Gravürü bu linkte görebilirsiniz http://goo.gl/9XheE . Bu ilk versiyon İktisat Bankası’na aitti, ancak TMSF’nin varlıklara el koyması ile devlete geçti.. 2004’teki açık arttırmada bu resim için Pera ve İstanbul Modern müzeleri arasında kıran kırana bir mücadele oldu ve Türk resim tarihindeki rekor rakam 5 milyon TL ile resim Pera Müzesi’nin oldu. 1907’de yapılan ikinci versiyon ise Belma Simavi özel koleksiyonunda. Bugün, ilk versiyonun yaklaşık 15 milyon, ikinci versiyonun ise 6 milyon değerinde olduğu düşünülüyor. Osman Hamdi’nin İngiltere ve ABD’de sergilenen resimleri de var. Osman Hamdi, sadece 68 yaşındayken İstanbul’da vefat etti. İnsan ister istemez, keşke bir 10-20 yıl daha yaşasaydı, kim bilir daha neler yapardı iye düşünmekten kendini alamıyor.

more...
No comment yet.
Scooped by Burak Çelebi
Scoop.it!

D&R - Kitap | Emre Caner | Kaplumbağa Terbiyecisi

D&R - Kitap | Emre Caner | Kaplumbağa Terbiyecisi | Kaplumbaga Terbiyecisi | Scoop.it
Tablo bittiğinde Osman Hamdi başyapıtına baktığını hemen anladı. Sonuçtan hayli memnundu. Ama resmi görenler tabloda ne anlatıldığını anlamakta zorlanmışlardı. Birbirlerine kaplumbağa terbiyecisi diye eski bir mesleğin olup olmadığını soruyorlardı.
more...
No comment yet.
Scooped by Burak Çelebi
Scoop.it!

Osman Hamdi Bey'e hürmetle - ntvmsnbc.com

Başlığı mecburiyetten kısa tuttuk, siz şöyle olduğunu farz edin: Osman Hamdi Bey'e hürmetle: Tarihi keşfetmek neden önemlidir?

 

Tarihi keşfetmekten ne kastediyoruz? Aslına bakarsanız tarih tamamen olmasa da büyük oranda keşfedildi. Planlı ve sürprizli arkeolojik buluntularla bazı bilgiler ve yorumlar elbette yenileniyor. Söz gelimi İstanbul'daki Marmaray kazıları sırasında, kentin en eski limanı ortaya çıktı. İskele kalıntıları ve gemi batıklarıyla bu büyük bir keşifti. Tabii çanak çömlek de bulunmadı değil.

 

Ancak günümüzde bilimsel kazılarda insanlığa dair asıl büyük bulgular, tarih öncesi devre ilişkin olanlarda ortaya çıkıyor. Mesela Doğu veya Güney Afrika'da bir iskelet bulunuyor, o iskeletin sahibinin yaşadığı yer ve beslenme alışkanlığına dair bilgi ediniliyor, işte deniyor ki söz gelimi; "meğer falanca bölgeye insanlar ilkin zannedilenden 10 bin yıl önce gelmişler".

 

İnsanın yerleşik hayata geçtikten sonraki serüvenine dair tarih yazımını altüst edecek yeni bulguların keşfedilme olasılığı ise gitgide azalıyor (belli de olmaz gerçi).

 

Öyleyse baştaki soruya dönelim, tarihi keşfetmekten ne kastediyoruz? Cevap; tarihin kişisel keşfi. Hatta bunun bir sonraki adımı olarak kişisel tarihin keşfi. Çünkü tarih aslında bugünü anlatıyor. Ve günümüzde neyi neden yaptığımızı, kimi gelenek ve alışkanlıklarımızın kökenini, nereden geldiğimizi ve hatta nereye gideceğimizi, farklı ve ayrı olduğumuzu düşündüğümüz insan topluluklarıyla gerçekten de o kadar farklı ve ayrı olup olmadığımızı değerlendirme olanağı sunuyor bize.

 

Ortaöğretim yıllarında okuduğumuz ve şayet çok meraklısı değilse insanda ilgi ve daha fazlasını öğrenme merakı uyandırmayan tatsız kitaplarda bahsedilen Antik Çağ uygarlıklarına, yaş biraz kemale erdikten sonra ve sakin kafayla yeniden bakmak insanı tatlı bir zaman tüneline sokabiliyor. Ve o tünelde estetik zevkiniz tatmin oluyor, bugünküne göre kıyas kabul etmez derecede sınırlı imkânlara sahip atalarınıza hayranlık duygunuz büyüyor.

 

HİÇBİR ŞEY BUHARLAŞMIYOR

Evet, o heykelleri, lahitleri, takıları yapan insanlar bizim atalarımız. O uygarlıklar doğup gelişip sonra da buharlaşarak ölmediler. Kültürler, savaş zamanında bile iç içe geçip yoğruluyor (nispeten yakın tarihli bir örnek için bkz. Haçlı Seferleri) ve basbayağı bugüne uzanıyor. Anadolu'da binlerce yıl inanılan ana tanrıça Kibele'yi, başka bölgelerden gelerek Anadolu'yu istila eden kavimler de (mesela Frigler) benimsiyor ve Kibele zamanla güzel bir isim olan Sibel'de izini bırakıyor.

 

Yahut Anadolu'da Tunç Çağı'na (M.Ö. 3000- M.Ö. 1200) ait bir buluntu olan ikiz idol, bir açıklamaya göre, Anadolu folklorundaki geçmişten günümüze uzanan "analı-kızlı" kültürel öğesinin bir ifadesi. Bu öğe bugün kâh türkülerde, kâh lezzetli bir çorbada karşımıza çıkıyor.

 

Türkiye'de, etkisini halen büyük ölçüde sürdüren Türkçü veya Türk-İslamcı tarih anlayışı geleneksel olarak 1071 öncesini mümkün mertebe yok sayma, yahut bunu yapmasa bile ayrı, başka, yabancı, dışsal bir zoraki miras olarak kavrama eğilimindedir. 1990'ların ortasında bir büyükşehir belediyesi bu anlayışın ekstrem bir örneğine imza atarak Hatti güneş kursunu şehrin amblemi olmaktan çıkarmıştı.

 

Hâlbuki çürümeye yüz tutmuş Bizans İmparatorluğu'nun yönetimindeki Anadolu'da Selçukluların siyasi egemenliğinin, Türkçe'nin ve İslam'ın hızlı yayılışı Orta Asya'dan gelen çekirge sürüsü misali bir nüfus hareketiyle olmamıştır ki. Halkın epeyce bir kısmı bu kültürü benimseyerek dönüşmüş, dönüşmeyenler de gene bu kültürle etkileşim içinde kalarak 19. Yüzyıl sonu-20. Yüzyıl başına kadar varlıklarını sürdürebilmiştir.

 

HERKESİN ERİDİĞİ POTA

2003 yılındaki bir araştırmaya göre Oğuz boylarının gen özelliklerine Türkiye nüfusunun ancak yüzde 1.5'inde rastlanmış. Ve de evlilikler vs. vasıtasıyla bu genler yüzde 9.5 oranında yaygınlaşabilmiş. Öte yandan Türkiye halkının genleri yüzde 94.1 oranında kadim Anadolu halklarından gelme. Tüm dünyaya dağılmış Ermenilerin DNA'larını inceleyip akrabalıkları tespit etmek amacıyla kurulan Armenian DNA Project'in bulguları da keza malumun ilamı mahiyetinde:

 

Projeyi yürüten Peter Hrechdakian, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Yahudiler ve Süryanilerin aynı soy havzasından geldiğini belirtip ekliyor: "Hepimiz aynı coğrafyanın insanlarıyız. Bizler Ermeni, Türk veya Kürt olmadan önce atalarımız ortaktı". İlginç bir ayrıntı da, kimi Ermenilerin Türk çıkma endişesiyle DNA testi yaptırmaktan kaçınmış olması. Bu korkunun bir temeli yok tabii, test kimseye "sen Ermenisin", "sen Türksün" diye bir şey söylemiyor (kaynak: Maral Dink, Agos, 18 Mart 2011).

 

Tüm bunların Osman Hamdi Bey'le ne ilgisi var? Osman Hamdi Bey bir öncü, bir aydın, bir sanatçı, hatta bir kahraman. Onu burada anlatmayalım. En büyük eserini, İstanbul'daki Arkeoloji Müzesi'ni gezin (İstanbul'da yaşayıp da hâlâ gitmediyseniz). Orada Anadolu'nun ve çevresinin Antik çağdaki mimari, sanatsal ve kültürel zenginliğine tanık olun. Bir büyük erime potası olan Anadolu'ya ve dahi Doğu Akdeniz'e o gözle bakın. Tarihi keşfedin. Tarihinizi keşfedin. Ve onu sahiplenin.

more...
No comment yet.